26 Ocak 2013 Cumartesi

Zincirlerimizden Kurtulalım

Hayatta, bize öğretilen ve çoğu zaman farkettirmeden dayatılan arketipler vardır. Bunlara değişik alanlarda rastlamak mümkün.  Kapitalizmin dayattığı ve tüketim toplumları yaratan bir düzen yaratmak için kullanılıyor. Dikkat edip farkındalığımızı arttırırsak bunların özellikle reklamlarda oldukça sık kullanıldığını görürüz. Bir kaç örnek vermek gerekirse;  
Digiturk: Digi digi digiturk'ler mutlu mesut aileler = bilinçaltına digiturk üyesi olursan mutlu olursun.

Anadolu Sigorta: Evdeki huzur, zenginlik budur = Anadolu sigorta alırsan huzurlu ve zengin olursun/hissedersin.

Tefal: Ne varsa sende var =  Bu da kendini işe yarar hissetmek isteyenler için...:)

Bir de toplumun koyduğu kalıplaşmış düşüncelerin getirdiği ön yargılar ve genelleştirmeler var. Mesela; "Avukatlar yalancıdır.", "Zengin olursan mutlu olursun. Ya da tam tersi.", "Sarışınlar aptaldır." gibi. 

Bir de roller var tabii.. En çok bize dayatılmaya çalışılan şu roller. Aslında dikkat edersek bir çoğumuz aslında sanki tiyatro oynuyoruz. Yani toplumun bize biçtiği rolleri giyiniyor ve bunun dışına çıkamıyoruz. Hatta aklımıza bile gelmiyor. Ne istediğimizi bile bilmiyoruz çoğu zaman. Hayat çizgisine bakacak olursak, küçük bir çocuk kendinden büyük lafları biraz fazla ettiği zaman, hemen bu çocukta bir anormallik var oluyor. Ya da bir oğlan çocuğu arkadaşlarıyla sokakta top oynamak yerine kitap okumayı tercih ediyorsa, bu işte mutlaka bir terslik olmalı. Üniversite okumak şart, diplomaların biri bir diğerini kovalıyor günümüzde.. İnsanlıktan bahseden yok, daha doğrusu parmakla gösterilecek kadar az.. Sevgilin olur, tüm ilişkilerin birbirine benzer. Roller oynanır ve hep ayrılık yaşanır. Hepsi aslında izlediğimiz filmler gibi.. Erkek, sevgililer gününde gül almalıdır mesela. Gül almayan sevgiliye kız trip yapar. Yapmazsa neden yapmadın derler.. Hep aynıdır. Hep karşılıklıdır aşk dediğiniz o şey. Hele ki okul bitsin, iş bulup hemen evlenmek zorundaymışsın gibi sanki.. Evlenince de çocuk yapma görevi üzerine yapışır.. Evli insanlarında rolleri vardır mesela, yapmadın mı suçlanırsın. Boşanma mahkemeleri bile bu mantıkla yürür. Toplumun bize yapıştırdığı roller ile. Yani zincirlerimiz ile.

Ve ne olur sonunda biliyor musunuz? Sevmeyi bilmediğimiz gibi, bir de üstüne korkular geliştiririz. Avukatlara güvenemeyiz, yoksul olursak mutsuz olacağımızdan korkarız, ya da bazı erkekler sarışın kız arkadaşlar edinmeye çalışırlar. Akıldan korkarız çünkü. 

Ama düşünen, okuyan ve araştıran bir insansak, farkındalıklarımız değişmeye başlar. En azından sevginin bir alış-veriş olmadığını biliriz. Ne kadar verirsen o kadar almak zorunda değilsindir. Almadığın zaman küsmez, trip atmaz, kavga etmez ve artık sevmiyorum diye 1 saniyede o var olduğunu söylediğin duygularını değiştirip gitmezsin. Boşanmalar olmaz, herkes böyle olsa.. Bir gün birini severiz, değer veririz, ama o cıvık sevgili ya da eş rolünü oynamak istemeyiz. Hele ki yaşımız otuzun üzerindeyse, bir de buna belki de defalarca oynanan aynı filmi, "ben almayayım" deriz. Ve korkularımızla başlamadan noktalarız belki de. 

Kendi adıma bunları farketmeye çalışıyorum. Televizyonu hayatımdan çıkardım. Hiç dizi seyretmem, sadece bir kaç tane yabancı dizi. Bol bol okurum, bol bol yazarım. Bir çoğunu burada yayınlamam. Araştırırım. Ve en önemlisi düşünürüm.. Kendi zincirlerimi biraz daha kırabilmek için. Biraz daha esnek düşünebilmek için. Aklın, gönüllü hizmetin, sezginin, irade ve istikrarın önemini biliyorum. Yolculuğum kendi içime. Kimseyle alıp veremediğim yok. Üzülürüm evet bazen, ama üzüntüme saplanıp kalmamaya çalışıyorum. Rocky filminde; boks öğretmeninin öğrencisine verdiği ilk dersi hatırlarım; "Düştüğünde asla yere bakma, daima yukarı bak." Sevdiklerim var. Sevdalarım var. Hayata aşığım, ki işte bu en büyük gücüm benim. 
  
Bu gözle görünmeyen hapisten, aklımızla özgürleşebilir, hayallerimizi yaşayabiliriz, hem de istediğimiz gibi. Korkuların ve dayatılan rollerin ve kalıplaşmış düşüncelerin üzerine çıkarak.
O zaman ne istediğimiz, nasıl istediğimiz ve hayat yolumuzu kendimiz çizmeye başlayacağız. Unutmayalım ki her insan başlı başına başka bir dünya. O dünyayı tanımaya çalışın, o dünyalara dalın, çok şey öğreneceksiniz. Kendi dünyanıza dahil etmeye çalışmayın yaptırımlarla insanları. Birşey istiyorsanız rica edin. Anlayış isteyin, gerçek sevgi ise bu, o anlayış gelecektir.İstediğinizi ise yapmazsa da kahrolmayın ama. Aşk ve sevgi kavramınız işte o zaman değişmeye başlayacak. Karşılıksız sevin. Aşık olacaksanız sadece o içteki ışığa aşık olun ki gerçek aşk budur. Hepimize daha farkında, ve esnek günler diliyorum.
Yaşadığımız dünya da bizi aynı bu hikayedeki gibi eğitir.

FİLLER NASIL EĞİTİLİR?
Filler daha yavruyken, kalın bir zincirle bacağından bir direğe bağlanır. Önceleri hayvan kaçmaya çalışır ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın ne zinciri koparabilir ne de direği yerinden oynatabilir. Fil yavrusu ayağında zincirle büyür ve kaçamayacağını kabullenir. Özgürlük kavramını yitirir. İşte bu noktada ayağındaki zincir çözülür ve yerine konulan ince bir halatla birkaç santimetre boyunda tahtadan bir çubuğa bağlanır. Fil, bu koşullarda kolaylıkla kaçabilecek olmasına rağmen olduğu yerde kalır. Çünkü hâlâ var olduğunu sandığı zincirini asla kıramayacağına inanır. Fil büyüyünce ipten kurtarılır. Ama artık o alanın dışına çıkamayacağını öğrenmiştir. Buna öğrenilmiş çaresizlik denir.

En içten sevgilerimle 
YONCA 

Hiç yorum yok: